yirmi dört saat beni izleyen biri olsa, hatta bu kişi ben olsam nasıl olurdu merak ediyorum. uyku, günleri birbirinden ayıran temel unsur olup hayatı bölüp zaman kaybı hissini versede bunu sadece kendine veya bir başkasına dışarıdan baktığında görebiliyorsun. yaşantıya dökülünce, işin içine farkındalık unsuru girdiğinde on beş dakikalık bir kestirme ile on saatlik uzun metraj bir uykunun arasında hiç bir fark yok. çünkü gözleri kapatıp sonar tekrar açtığımız uzun veya kısa zaman dilimi bizim için göz kırpmaktan farklı olmuyor. kişiye yansıyan, sanki otoyoldaki kesitli şerit çizgilerini çekerek bir araya getirip birleştirmişiz ve hayat kesintiye uğramadan devam ediyor gibi. sadece uyku durumuna geçiş ve uyanış kısmındaki bir saniyelik göz kırpmasıyla hayatın akışkanlığını bozan bir pürüz var. sebebi de kesik şerit çizgilerini birbirine yamarken kusursuz düz bir şerit gibi olamamasıdır. (belirsiz zaman; yamanmış nokta sonsuzluk)
bu paragrafta zaman anlamında bulunduğum nokta, iki kesik şerit çigisinin yamanmış olan noktası. yani bir önceki gün ile sonraki gün arasında kalan kısım. eğer bunu evrensel saat diliyle ifade etmek gerekirse 23:59 ile 00:00 arasındaki zaman derdim; fakat benim kişisel zaman dilimim bir sonraki güne geçerken önceki günkü uykuya dalışımla uykudan uyanışım arasındaki zamandır. eğer ben tam gece yarısında uykuya dalıp yedi saat yirmi dakikalık bir uyku çekersem benim için bu bilinsiz olduğum zaman dilimi dünyada yaşayan milyonlarca canlının çok büyük bir kısmının aksine hiç bir şey ifade etmez. kendimi yirmi dört saat gözlemlememe imkan olmadığı için tamamen farazi ve gerçeklerden ancak hafızada kalan kısımlar sayesinde kesitler alarak gerçekleştirebileceğim (belirsiz zaman; yamanmış nokta; sonsuzluk)
konu keşfetmekten ibaret. kendimi bir saat boyunca kabaca gözlemleyeceğim. bilincimin açlıp uyku durumundan uyanık moda geçmeme bir kaç saniye kaldı. şu dakikada belki rüya görüyor belki sadece uyuyorum, uykum belki derin belki de çıt çıksa uyanacağım. hiç bilmiyorum ve hatırlamıyorum. alt tarafı uyuyorum işte. muhtemelen yorgan ve çarşaf spiral şekilde vücuduma dolanmış itici ve komik bir görüntü sunuyorum. (07:19)
normalde debelenerek ve kendime neden önceki gece daha erken yatmadığımı kızgınlıkla sorarken, yine kendime küfrederek uyanış çabalarıyla güne başlasam da bu sabah saatimin içimi gıcıklayan alarm melodisi daha bir hoş geldi. ve nasıl oldu bilinmez çok daha rahat bir şekilde uyandım (07:20)
kahvaltı olayına bir gün alışacağım ve çoğu insan gibi ben de yumurtalı peynirli zeytinli kahvaltımı yapacağım. ama bu gün başlamaya gerek yok. vitamin hapını hüplettikten sonra hararet giderici bir bardak suyla güne başlamak iyidir... mutfakta biraz dolandım, balkonda biraz oturdum zamanın geçmesini biraz biraz bekledim. dayımın dolu kül tablası ve boş kısa L&M paketi buruşmuş ve öylece balkondaki masada duruyordu. sıkıntı bastı çıktım evden (07:45)
aheste aheste yürürken farkettim ki son üç dört gün geçen haftaya göre ne kadar sıcaktı. parmaksız eldivenlerim ısıtmaya yetmezken bu gün avuç içlerimi terletiyorlardı. sabahları vazgeçilmezim olan nezlem buna rağmen yine bana eşlik ediyordu. sümküre sümküre tramvay durağına doğru yürümeye devam ettim. yaklaşık 10 dakikada bir geçen tramvaylardan benim binmeyi planladığımdan bir öncekinin uzaktan geçtiğini gördüm. hala boşa harcayacak zamanım vardı (07:55)
cebimdeki mendil paketinde kalan son mendil günü kurtarmaya yetmeyeceğinden hacı tipli dilsiz amcanın bakkalına uğramaya karar verdim. amcamız 65 yaş civarında ve benim bakkalına girdiğim zamanların hiç birinde bana tek bir kelime etmeden parasını alıp para üstümü verdi. anlayacağınız muhabbetimiz sıfırın altında seyreder cinsten. belki de dilsizdir diye dilsiz diyorum ben de ona. kocaman demir bir kapısı olsa da kaymak gibi kayarak açılıp beni şaşırtan giriş kısmıyla bu bakkal azıcık da kasvetli. içeri girip kafamın içinde kurduğum hazır cümleyi dışa itina ile vurdum. "bir paket kağıt mendil alabilir miyim?" o sırada da mendil paketlerini çaktırmadan kesiyorum. selpak ve nova markaları yan yana duruyor. ama dilsiz amca özenli diksiyonum ve cümle üzerine dikkatli vurgularıma rağmen beni şaşırtmak istercesine altındaki eski etikette -kısa 4 lira- yazan L&M paketine uzandı. arkasında olan sigara standına sağ eliyle zeybek oynar havasında ağır bir şekilde dönüp baş ve orta parmağıyla kutuyu tutarken işaret parmağını hafif bir kavisle kaldırırken ne arkasındaki standa ne de bana bakıyordu. sigara paketini sanki olduğundan çok daha ağırmış gibi sol yana 45 derece devirerek havadaki işaret parmağının son bir desteğiyle bana uzatacaktı ki, tereddütlü olsamda "yoo kağıt mendil" diye daha yüksek bir sesle isteğimi tekrarladım. bakkal dükkanında benim içinde bulunduğum süredeki ikinci ve son cümleyi de kuran bendim. ardından istifini hiç bozmadan diğer eliyle benzer hareketlerle sigara standına yakın duran kağıt mendillerin tarafına uzadı. tombala çeker gibi bir tanesini avuçlayıp bana uzattı. karışık dizilmiş nova ve selpaklardan şansıma nova geldi. bir cümle daha kurup selpakla değiştirmeyi düşünsem de bir geri çevirmeyi daha dilsiz amcanın kaldırıp kaldıramayacağına emin olamadığımdan nova'ya boyun eğdim. cüzdanımın fermuarlı kısmından yeni bir liralardan bir tane çıkarıp avucuna bıraktım. açık olan kasadan yeni 50 ve 10 kuruşlardan birer tane çıkararak masanın üzerindeki küçük para koyma zeminine bıraktı. elimi uzatıp kaygan yüzeyden zar zor aldığım kuruşları cüzdanıma atıp fermuarı çektiğimde bu alışveriş resmen son bulmuş oldu. ardıma bakmadan cüssesine göre çok hafif olan kapıdan geçip çıktığımda yüzüme, özellikle de yanaklarıma soğuk bir rüzgar çarpmasını beklerken yine farkettim ki hava beklediğimden çok daha sıcaktı. (08:02)
güzergah belli. her zamanki gibi tramvay durağında üç beş dakika zaman öldürdükten sonra üzerinde 2 yazan ve "oprera" istikametinde ilerleyecek olan tramvay beliriyor. duraktaki yaklaşık on kişiyle birlikte hafif cosss diye ses çıkararak açılan kapılardan geçip kendimizi kapalı alanda bluyoruz. benzer sese, kapanırken clupp sesi de eşlik ediyor. sanki raylara sıkışmış turuncu bir demir tekerli araba değil de acayip bir uzay aracı. arkanı dönük olsanda kapılar resmen ben kapandım dercesine kendini yolculara fark ettirmek istiyor. bu klasikleşmiş, daha doğrusu alışılmış ve artık yadırganmayan tramvay sefalarından bir benzerini yine şu an yaşıyorum. tramvayda da otobüste olduğu gibi bir kaç tane güzel sote yeri göze kestirip en yakın olana kuruluyorum. (08:05)
bir tramvay klasiği çarşı durağında tramvay önce boşalır ardınan anında dolar. ben ise bir sonraki durağın müdavimlerinden olduğumdan genellikle bu akışı oturduğum ya da dikildiğim yerden izleyen azınlıkta yer alıyorum. yıldız adı verilen durakta indiğimde yine aynı adı taşıyan bir dakikadan kısa yürüme süresiyle ulaştığım otobüs durağına ilerliyorum. anadolu üniversitesi öğrencilerinin mecburiyetten yüksek rağbete uğrattığı kırmızı dört numarasıyla meşhur otobüs, şöförsüz bir biçimde duruyor. içine geçip boş bulduğum manzaralı koltuklardan birine oruruyorum. ayaktayken bir duvarına yaslanıp dışarıyı seyrederken düşüncelere dalıp nerde olduğumu kısa bir an için olsa da unuttuğum sakince ilerleyen tramvayın aksine otobüste herkes için en dertsiz yolculuk oturup sinecek bir koltuk bulmaktır. yıldız erken duraklardan olduğundan bu yönden şansım harika. şu anda sinek avlayan bir restorantta rezervasyon için yer beğenir gibi nerdeyse her yer emrime amade. ister şöförün hemen arka kısmına oturup yolcuğu reklam yazıları ve otobüs içinde uyulması gereken kurallar gibi bir yığın gereksiz yazıyı okuyarak zamamını öldürürüm, ister en arka sıradaki diğerlerinden yüksek olan koltuk dizisinin tam ortasına oturarak yolculuk boyunca otobüsü içinde duraktan durağa yolcu aldıkça artacak olan kaosu izlerim, ister en klasik yolculuk şekli olan ikili koltukların pencere kısmına geçerek yolculuk boyunca başımı cama yapıştırarak yüksek otobüsten tabelaları,arabaların içindeki dışındaki insan tiplerini,karmaşayı ve şehri seyreder, istersem de binmek için kullanılan ön kapıdan girdiğimizde hemen sol tarafta olan en ön koltuğa kurulur otobüse binenleri izler ve ağrılıklı olarak ön camdan şöförün görüşüne eş değer manzarayla yolculuğumu tamamlarım. bu gün kü ruh halim son seçeneği seçmeme sebep oluyor. (08:17)
erken gelip bu durakta kalkma saatine kadar bekleyen otobüsün motoru çalışır şöförü ise kayıp vaziyette çok rastlanır. bir gün o koltuğa oturup direksiyonu ben sallayacağım orası kesin. ama çok uzun olan otobüs illetiyle o virajları nasıl aldıklarını çözdükten sonra. yine erken gelip durakta saatini bekleyen şöförsüz otobüsün kalkmasına normal şartlarda daha üç dakika var. güya sigara tüttürmek yasak. şöför koyun gibi öğrenci dolu olduğu için otobüsün pehlivanı edasıyla elinde sıfır kilometre sigara paketiyle atik bir şekilde ön kapıdan girerek koltuğuna oturuyor. kaypak bir adam. saçlar seyrelmiş açık ten açık renk gömlek ve pantalon. enteresan bir neşesi var. sanki sabah beşte kalkmış ve bizim için sabah olan saat onun için gün yarılanmış gibi. sabah mahmurluğu ve bir uyku rehavetinden kurtulamamış olan otobüsteki öğrencilerin aksine bu genç abi bizimle zıtlaşır gibi günün yorgunluğu triplerine bile girebilir her an. daha sonra zihnimi toparlayabiliyor, bu tip insanların arada çıktığını ve sabahları zombi gibi dolanan ben ve türevim insanlardan farklı olup güne hazır ve nazır başlayabildiklerini hatırlıyorum. bu işin genel sırrını bilmesem de bu genç şöför abinin sabah zindeliği formulü L&M paketinden çıkarıp üç dakika içinde içtiği iki sigara olsa gerek. şöförümüz dopinglenme işlemi tamamlandığında koltuğunda zıplarcasına abartılı bir biçimde yaylanarak yerine yerleşiyor, vitesi bire takıp aynaları kontrol ettikten sonra nihayet hareket haline geçiyoruz (08:20)










